heppi aurs tiori
Góðan daginn abuduklar. izlanda’nın entropisi düşük huzuru sizin olsun.
4 yıl önceydi. 21’dim. toydum ama meraklıydım. yanımda kendim gibi arkadaşlarım vardı. anlamak istiyordum sadece. çok samimi bir nedenimiz vardı. anladıkça mutlu oluyorduk. çok muktedir bir güç sanki o yıl öyle yaşamamız için tüm şartları lehimize çevirmişti. garip şeyler deniyorduk, üzerimizde büyük bir güven. bizim için oturup zaman ayırsak dünya üzerinde anlaşılmayacak pek az şey vardı. bu enerji ile pek çok şey keşfettik. zibille detay sanılan şeyler farkettik ve gözlem yeteneği gelişti. en güzeli bişey elde etmek için yapmıyorduk hiçbirşeyi, sadece öylece eğleniyorduk. o sıra umurumuzda değildi hayatta bir şeyler yapmak.
insan neye güler merak ettik. espiriler nasıl insanda gülme refleksi oluştururdu. koparan espirilerin mantığı neydi. alakasızlık denen şeyin ne denli önemli olduğunu anladık örneğin. birşeyin birşeylerle bir protokol gereği alakalı olma hali evrende o kadar baskındı ki alakasızlık insana değişik geliyor ve güldürüyordu. bir dönem sokaklarda sabahladık. ocak soğuğunda sbah 5’te üşümeden nasıl dururduk kadıköy rıhtımında.. en zor insanlarla enseye şaplak … olmak çok basitti. insanımızın ortak çizgisini keşfetmiştik. aşağı yukarı her yaş grubundan insanlar bir anda bizle samimi oluyordu. ücreti ödenmeyen taksiler, lokantalar ve sinemalar..
bir ara insan evladı kaç gün üst üste uyumadan dayanabilir diye merak ettik. sınırları zorluıyorduk. düşük tansiyonu olan yaşlılara verilen, bi ara doping olarak yarış atlarına da verilen bir ilaç vardı. ismini vermeyelim. o ilaçtan içip 3 gün dayanmıştık. ama götürüsü de kötü olmuştu. normal günlerde 3-4 saat uyuyorduk. uyumaya ayıracak o kadar vakit yoktu. uyurken hep birşeyler kaçırıyoruz gibi gelirdi. zaten içimizden herhangi iki kişi uyanıkken uyumak çok zordu.
uyku ile olan bu deneylerimiz sırasında bir gün birşey farkettim. çoğu zaman olduğu gibi sabahlamıştım. genelde gün ışığının perdeye vurmasıyla pişmanlık hissi gelir ve o halde yatağa girilir. acı verir. ben de her zamanki gibi o duygularla yatağa girdim. keşke şimdi 8 saatlik uykumdan uyanmış olsaydım diye düşündüm. o zaman, bu iğrenç, işe yaramaz, berdüş hissini hiç yaşamazdım dedim. ve lamba yandı. madem şu an uyanmak istiyorum, o zaman uyanmış gibi yapıp güne başlayayım dedim.
camı açıp ormanı izledim. o kadraj bana hiç o kadar güzel görünmemişti. yaşam doluydu dünya. güzellik doluydu. ‘haydi bugün iyi işler yap ve basit değil derin mutlulukların peşinden git, ben buradayım seni destekleyeceğim’ der gibiydi. tam olarak izah etmek çok zor zira dil felsefesinde de görürsünüz, dil düşünceleri ifade etmede yerine göre büyük bi kısıt. restriction’ın tam karşılığı bundan sonra ‘kısıt’ tamam mı..
dil konusunu anlatayım mı dedim ama vazgeçtim. şimdi dil düşünceyi oluşturur genelde, yani düşüncelerinizin zenginliği nitelikli kelime dağarcığınızla doğru orantılıdır. ancaaak ben kelimelerle değil de her durum için bi şeyi sembolize eden garip çok boyutlu geometrik şekillerle düşündüğüm için dile aktarırken zor oluyor. abuk sabuk yazıların nedeni belki de budur. hah işte buldum: ben kelimelere aktarayım derkene ortaya çıkan garip ifade, mevcut dünyamızda daha düşük perdeden bir karşılığa tekabül ettiğinde, ve ben bunu farkettiğimde, kayışı koparıp geyik etmeye başlıyorum. dinleyenin de kafası karışıyor ama anlamasa da ettiğim geyiğin bi temel noktası olduğunu hissettiğinden salıveriyor kendini. tamam bu konuyu geçelem. bilinguistik miydi o birçok dilde düşünebilen.. hardiski ikiye bölmüşler de işletim sistemi aynı. azıcık zenginlik katar tabi başka dilde de düşünebilmek. ona büyük zenginlik diyen de var gerçi ama onların zenginlik anlayışı dar.
çok mu ukala oldum hacı bugün ben. şunu anladık şöyle farklıydık der gibinmiydi yoksa.. öyle anladıysanız anlayın abuklar. ben dürüstüm artistlik olsun diye yazmam özenti bilog bebeleri gibi.. ne ise o. o sıra ne hissettikse ne anladıksa ve bugün ne zannediyorsak o. açık seçik. herkesin referans frame’i kendine münhasır. frame’lerimizin örtüşür yanına denk gelirsek iyi olurdu sadece.. doğrusu abuk sabuk yazmak beyni boşalttığından menfi bir nedenimiz var bizim. dimi pit?
nefes alalım güzelce. doğru nefes alma tekniklerini de araştırın lütfen. bebekler nası nefes alıyor gözlemleyin. en doğrusu onlarınki. büyüdüğünde şirazen kayınca nefesin bozulur, beynine gitmesi gerektiği kadar oksijen gitmez sonra bu nedenle zibille psikiyatrik sorun olur. ona göre. 3 paragraf oldu konuya ara verdik. haydi devam edelim ettten kemikten yapılma ademoğulları. sabahladığım o gün, günün aydınlanmasını takip eden birkaç saat boyunca ormanda dolaştım. dünya bi değişik geldi. mutluydum yaşam doluydum. öyle kendimi kandıracak yapay bişey değil, güçlü bi yaşam enerjisi kapladı içimi.
acaba dedim ama kimseye de söylemedim bir kez daha aynını denemeden. yine sabahladım yine ormana gittim, yürüdüm sonra da sosyal tesislere kahaltı yapmaya.. model kafamda oturmaya başladı. ve arkadaşlara aktardım. onlar da denediler, ben ne farkettimse aynını söyleyerek bana döndüler. bu kez daha da ileri götürdüm işi. sabahlamıyordum ama akşam 10 gibi uyuyup sabak 5 gibi uyanıyordum. ve yine aynı adiobatik proses . alakasız :) ama bu kez daha kuvvetliydi herşey. çünkü dinlenip tazelenerek karşılıyordum onu. çok mutluydum ve birkaç gün sonra bana 2 arkadaşım daha katıldı.
hergün 5 de uyanıyorduk ve çok mutluyduk. o ne güzel günlerdi. hepimiz normalde akşama kadar tamamlayamadığımız işlerimizi öğle 12’ye kadar bitiriyorduk. öğleden sonralarımız bize kalıyordu. ne güzel ne bereketli bir işti bu. hem daha mutluyduk hem de daha başarılı. ismini de koydum. günün doğumunu takip eden birkaç saat happy hours idi. bir şekilde insan vücudu mutluluğa, yaşam sevincine ve çalışkanlığa neden olan hormonlarını salgılıyordu. o saatlerde her ne oluyorsa oluyordu ama ne kokain ne de ilaçlar gibi bir götürüsü yoktu, tamamen doğaldı. happy hours denilen saatleri uyuyarak geçirenler ise gün boyu bize göre daha uyuşuktu.
sonradan bi capital dergisi geçti elime. coni diyarından ünlü bi ceo’nun röportajı vardı. hergün gün ağarmadan uyanıp yüzdüğünü söylüyordu. bu da farketmiş derkene, genelde tüm ceo’ların gün ağarmadan uyandığını öğrendim. sırrı onlar da belki bize göre çok daha fazla bedel ödeyerek öğrenmişlerdi. şunu diyorum özetle, dünya sizi o saatlerde uyanık görmek istiyor. lütfen dinlenmemiz için yaratılan geceleri dinlenelim ve uyuyalım. güzel şeyler yapmamız için yaratılan gündüzleri de güzel şeyler yapalım. sınır koşulları belli. sabah 5 uyan, akşam hava kararınca yemeğini ye azıcık keyfini sür sonra uyu. kendi doğamız ve dünyanın doğası birbirine çok uyumlu. bu uyumu bozmamalıyız.
şuan saat 07:34. uyanalı 3 saat oldu. dışarıda kuşlar ve ilkbaharın sarı tonunda çapraz güneş ışıkları. foton onlar foton. çarpınca foton ilerlerken dalga :) neyin dalgası, neyin içinde dalga? şu elektronlarla çekirdeğin arasındaki o kocaaa boşluğu kaplayan şey neyse belki onun dalgasıdır. ama nasıl ilerlerkene dalga, çarparkene foton oluyor? ya aslında hiçbişey olmuyor hep aynı. sadece ilerlerkene öyleymiş çarparkene böyleymiş gibi hareket ettiğini keşfetmişiz. ışık, nur işte. ışık berekettir. ve gözünüzü açık tuttuğunuz sürece bereket sonsuz kez gözünüze gelir, siz işlemden geçirir anlamlandırırsınız. tüm bunlar boşuna değil, o bereketi iyi anlamlandırmalı. veee bereket size sunulduğunda uyumamalı, uyanmalı.
denediniz mi?

